Catalog
Publication
- Anneler Günü
- Atatürk Kitapları
- Babalar Günü
- Bilgisayar
- Bilim Teknik
- Cumhuriyet
- Cumhuriyet 19 Mayıs
- Cumhuriyet 23 Nisan
- Cumhuriyet Akademi
- Cumhuriyet Akdeniz
- Cumhuriyet Alışveriş
- Cumhuriyet Almanya
- Cumhuriyet Anadolu
- Cumhuriyet Ankara
- Cumhuriyet Büyük Taaruz
- Cumhuriyet Cumartesi
- Cumhuriyet Çevre
- Cumhuriyet Ege
- Cumhuriyet Eğitim
- Cumhuriyet Emlak
- Cumhuriyet Enerji
- Cumhuriyet Festival
- Cumhuriyet Gezi
- Cumhuriyet Gurme
- Cumhuriyet Haftasonu
- Cumhuriyet İzmir
- Cumhuriyet Le Monde Diplomatique
- Cumhuriyet Marmara
- Cumhuriyet Okulöncesi alışveriş
- Cumhuriyet Oto
- Cumhuriyet Özel Ekler
- Cumhuriyet Pazar
- Cumhuriyet Sağlıklı Beslenme
- Cumhuriyet Sokak
- Cumhuriyet Spor
- Cumhuriyet Strateji
- Cumhuriyet Tarım
- Cumhuriyet Yılbaşı
- Çerçeve Eki
- Çocuk Kitap
- Dergi Eki
- Ekonomi Eki
- Eskişehir
- Evleniyoruz
- Güney Dogu
- Kitap Eki
- Özel Ekler
- Özel Okullar
- Sevgililer Günü
- Siyaset Eki
- Sürdürülebilir yaşam
- Turizm Eki
- Yerel Yönetimler
Years
Our Subscribers Can Login And Read Original Page
I Want To Register And Read The Whole Archive
I Want To Buy The Page
sonra biraz daha kısaltayım derken böyle epey vakit kaybettim. “MEVLUT’UN BİREY OLMASI BENİM ENTELEKTÜEL ÇABAMDI” ORAL: O süre içerisinde araştırmalar, röportajlar yapmışsınız... Peki, İstanbul’daki kişisel tarihiniz romanda nasıl vücut buldu? PAMUK: Romanda da var, bir evden bozacıyı çağırıyorlar, Mevlut bozayı bir kaba koymak için mutfağa giriyor, evdekiler bozacıya sorular soruyor, dalga geçiyor. Ben bunları yaşadım. Babaannem “bozacııı” diye bağırırdı ya da “İsmail bozacıyı çağır” derdi, kapıcıya söylerdi bunu. Bozacı da gelirdi, evdeki çocuklar bakar ya böyle uzaydan ya da tarihten gelen adama baktıkları gibi... Ama bozacıyı yaşamamıştım. Onun hayatının ne olduğunu bilmiyordum. Ben onu bilmediğim için uzaydan gelen adam gibi gözüküyordu. Bir süre sonra o kadar öğreniyorsun ki uzaydan gelen bir şey yok işte, gayet normal o da işini yapıyor, anlıyorsun bütün ayrıntıları. AK: Boza ve bozacı, anlatmak ve göstermek istediklerinizde ne kadar yardımcı oldu size? Çünkü Mevlut bir bozacı ve sokaklarda gezmek zorunda. Bu da birçok şeye tanık olması demek. Bir de boza üzerine ciddi tartışmalar var. Bozacılar, Osmanlı’da IV. Murat’ın kahvehanelerle beraber kapattığı bir yer. PAMUK: Evet, kapattığı bir yer. Alkollü içki... AK: O anlamda soruyorum ben de. Boza ve bozacı anlatmak istediklerinize ne kadar yardımcı oldu? PAMUK: Daha baştan bilerek seçtim bozayı çünkü romanda anlattığım gibi boza alkollü bir içecek. Osmanlı döneminde boza biraz kafayı bulmak, dumanlanmak isteyen muhafazakârlarımız ya da Müslümanların içki içebilmesi için bulunmuş bir kılıf. Ama nitekim bazı sofu padişahlar bu kılıfı yemiyor ve geceleri tedbili kıyafetle gezerken meyhanelerle birlikte bozacıları da kapatıyordu. IV. Murat pekâlâ bunun alkollü bir içki olduğunu bildiği için meyhanelere de bozacılara da kilit vurur. Orada tam da benim hoşuma giden şey “Yok yok, onda alkol yok” lafı, o kendini kandırmaca. “Şahsi görüşüm, resmi görüşüm” var ya boza mükemmel bir kamuflaj bu iş için. Bir de gelenek diyoruz ya... Hep irdelemek istediğim bir konu bu gelenek. Din ve milliyetçilik gibi yanan ve ağır konularla dolu olduğu için neresinden tutacağını bilemezsin geleneğin. İnsanlar sokaktan bozacıyı gelenek olduğu için çağırıyor. Bozanın tadına o kadar bayıldıkları için değil. Orada zengin, iyi ısıtılmış evinde, huzurlu, konforlu bir hayat yaşar, kış akşamı kar yağarken “bozaa” diye bağırınca o adam bilincimizin altına ittiğimiz, bastırılmış Osmanlı ve yoksullar konusunu kapına getiriyor. Bu da benim sevdiğim iki konu. ORAL: Peki, Mevlut’unkilerle Orhan Pamuk’un kafasındaki tuhaflıklar ne kadar benziyor? Birbirine nerede yaklaşıyor ya da uzaklaşıyor? PAMUK: Evet, güzel soru. Bir noktada her romancı için böyle bir ana kahraman, Flaubert’in Madam Bovary’si gibi karakteri vardır. Romancı kahramanıyla bu kadar vakit geçirdikten sonra onun gözünden dünyayı görür, onunla düşüp kalkar. Romanlarımı yazarken PAMUK: Yaptım ama Mevlut gibi gece şehirde yürümeyi severim çünkü bunu yıllarca sürdürdüm İstanbul’da. Kara Kitap’ta da buna benzer resimler vardı. Yani bir kahraman gece şehirde yürüyor, bütün gün gürültüyle canlı lığını hissettiğimiz şehir yarı uykulu halde. Kenar mahallelerde, ücra so kaklarda yürürken bir çeşit ürperme, şehrin geçmiş zamanlarının kimyasını hissediyorsun. Bu benim sevdiğim ve Kara Kitap’ta da biraz kullandığım bir hayal dünyası. Bu kitapta onu rahatlıkla “Yirmi üç yaşımdan, kızım ikiüç yaşına gelene kadar geceden sabaha roman yazdım.” çevremdeki insanları okurum. O, sizin dört yıl hayatınızın içine giriyor. Birincisi, bu bakımdan ona yaklaşıyorsunuz, “o benim” diyebiliyorsunuz. İkincisi bir başka önemli konu, entelektüel sorun değil de entelektüel davet. Buradaki zorluk da şu: Genellikle romanlar orta ya da yukarı sınıf kahramanların bireyliğini araştırmak için yazılır. Daha yoksul karakterlerin insanlığını da anlatır ama onlar sevimli, bir renk, asıl bireyin kenarında duran bir zorluk ve sosyal koşul olarak ortaya çıkar. Ben ise yoksul ama tamamen değişik, özel bir hikâyesi olan bireyi anlatmak istiyordum. Yoksullukta birey olmama durumu vardır ya o ikisini yan yana getirmek istemiyordum. Bilakis Mevlut herkesten çok birey olsun, kitabın en birey bireyi Mevlut olsun; en çok o işlensin. Benim için entelektüel çaba oydu. Bir kahraman yazayım, en gelişmiş birey o olsun ama en az özelliği olan da o olsun. Ne bileyim İnce Memed gibi attığını vuran, çok başarılı değil de ne çok kahraman, ne çok entelektüel, ne de çok değişik değil... AK: Tipik bir orta sınıf yani. PAMUK: Tipik değil, yani tipik deyince o zaman onun bireyliğini görmüyoruz. İşte daha çok yoksullar gibi... Birey ama zengin değil. Tipik diye bir şey yok burada. Orta sınıf deyince zaten hepsi birbirine benzer diyoruz. yapabildim. Çünkü ben hayatımın yirmi yılında gece dörtte uyudum. Yirmi üç yaşımdan, kızım ikiüç yaşına gelene kadar geceden sabaha roman yazdım. Sonra yazıhaneden eve kadar da yürürken köpek çeteleri bana ben onlara bakardım. Bir bozacı gibi sokaklarda yürümedim ama bu romanı yazabilmek için pek çok kişiyle konuştum, hayatlarının ayrıntılarını öğrendim. Bozacılara “Kaçtan ve nereden alıyorsun?”, “Neyle karıştırıyorsun, nerede yapıyorsun, nerede tutuyorsun, geldiğinde ne yapıyorsun, hangi okula gittin?” gibi birçok soru sordum. AK: Orhan Pamuk’un İstanbulu’nda farklı bir coğrafya izliyoruz bu sefer. Normalde Nişantaşı başkentinizdi... PAMUK: Ve Mevlut’u Nişantaşı’na çok az yolladım bu sefer. AK: Evet, Feriköy civarında, Gümüşsuyu’nda geziyor daha çok. PAMUK: Evet, evet. AK: Peki, bu farklı İstanbul’u anlatmak nasıldı? PAMUK: Artık İstanbul’u o kadar bileyim. Yani şehri görmek istiyorum, konuştuğum bozacılar da buralara gidiyor. AK: Benim sormak istediğim şuydu, Orhan Pamuk’un duraklarıyla Mevlut’un durakları ne kadar kesişti? PAMUK: Evet, biraz kesişti ama Mevlut gibi bir kahraman sayesinde şehrin görmediğimiz yerlerini gördük, Tarlabaşı’na gittik, Ferhat sayesinde “KAHRAMANIMIN RUH HALİ DEĞİL, HAYATI TUHAF” GÜNAY: “Tuhaf” kelimesi altmış yedi kez geçiyor romanda. “Tuhaflık” yedi kez, “tuhaflığını” üç kez. Doksana yakın tuhaf ve ondan türetilmiş kelime var. Bunlar, romanın genellikle başlarında geçiyor, sonra birden yok oluyor neredeyse. PAMUK: Evet, güzel... Şimdi tuhaflık, belki de tam adlandıramadığımız, sıradan olmayan, alışmadığımız zihinsel durumu, irdelemenin ötesinde tasvir etmek, nitelemek için kullandığım bir kelime. Ama kahramanım kendi Gazi Mahallesi’ne gittik. Başka yerlere de gittik ama onlar romana girmedi. Ne bileyim Sultanbeyli’ye de gittim romana girer diye, olmadı. Başka yerlere de gittik, Kuştepe ve arkasındaki bütün o tepelere: Duttepe, Kültepe diye anlattığım tepelere gittik, işte ne bileyim Eczacıbaşı fabrikasının arkasındaki bütün o yerlere ya da Okmeydanı’ndan sonrasına... Bir kahraman bütün o dünyaları anlatmak veya gene şehrin bir yerlerini görüp irdelemek içindir. Nişantaşı’na bile gitseydi Nişantaşı’nın başka yerlerini görecekti Mevlut elbette; sokağını ya da oradaki kapıcı dairesini falan... kafasındaki tuhaflıkların dünyadan çıktığını ya da dünyadaki tuhaflı ğın kendi kafasından yansıdığını da düşünüyor. Kahramanımın tuhaflığı yalnızca kimyasal olarak onun kafasını ya da ruh halini ifa de etmiyor, ortada hayatını belir leyen bir tuhaf durum var. Bir kızı kaçırdığını zannederken bir başka kızı kaçırıyor. GÜNAY: Tuhaflıklara alıştığı ve kanıksadığı için bazı tuhaflıklar, artık tuhaf gelmiyor sanırım. PAMUK: Evet. ORAL: Uzun yürüyüşler yaptınız mı siz de? ”Şahsi düşünceyle resmi düşünce arasındaki ayrılık yalnızca bir ikiyüzlülük değil, bir hayat acısı farkı.” “KENT ELE GELMEZ AMA KARAKTERİMİZİ BELİRLER” GÜNAY: Genellikle kentteki insanı anlatıyorsunuz ama romanı okurken insandaki kenti görüyorum ben aynı zamanda. PAMUK: Evet, teşekkürler. Kent ele gelmez ama karakterimizi belirler. Dışarıdan geliriz, ona alışırız, onu öğreniriz, aynı Mevlut gibi. Tam öğrendim dersin bir bakarsın öğrendiğin her şey değişmeye başlar. Seversin, sen de ona katkı yapmışsındır, senin kuşağının binaları da vardır, belki de en sevdiğin zaman odur. Sonra bir bakarsın sen dışarı itildiğin gibi senin binalar da gidiyor. Bu üç aşamayı Mevlut da yaşıyor. Ben de birazcık yaşlandığım için Mevlut’un yaşlılığını da anlatmak istedim. Bizler de geçiciyiz, bütün o binalarla birlikte kuşağımız da gidecek. Öyle bir şey de var. Aman bizimkiler kalsın gibilerinden öyle hırslı da değilim. ORAL: Anlatıcının yanı sıra bir de romanın karakterleri mesela Ferhat, Rayiha ve Süleyman da devreye giriyor, böylece bambaşka bir evren ve dil oluşuyor aslında. Siz bunu yanılmıyorsam ilk defa deniyorsunuz. Bu nasıl gelişti? PAMUK: İnanın başta böyle bir fikrim yoktu. Olaylar başta klasik romandakine benzer biçimde “Mevlut gitti”, “Mevlut geldi” gibi üçüncü tekil şahısla anlatılacaktı. Sonra bu romanı ayakta tutan çeşit çeşit meslekten insanla, örneğin Beyoğlu Karakolu’ndan emekli olmuş polisle de röportaj yaptım, en çok bilgiyi de mesela oradan aldım. Sonra da onların sesini yansıtmak istedim. Onların pek çok öğretici cümlesi var kitapta. “Yoğurtçunun garibanı bozacı olur” da bunlardan biri. Bunları hissetmeye başladım. Onları yazmak istiyordum ve üçüncü tekil şahıs olarak biraz deneyeyim dedim. Kimse böylesini yan yana koymamıştı. Benim Adım Kırmızı’da ve Sessiz Ev’de birinci tekil anlatıcı kullanmıştım ama bunu Faulkner, Ses ve Öfke’de ve Döşeğimde Ölürken’de yapmıştı. Ama babadan kalma klasik romanın üçüncü tekil şahıs anlatımı Mevlut’un bakış açısına yakın. İkisini birleştirmeyi düşündüm ama kimse yapmamış. Acaba bir yanlışlık mı var diye düşündüm. Fakat devam ettim ve oldu. AK: Tanrı, anlatıcı ve benlerden oluşuyor. PAMUK: Evet, niye başkası yapmamış diye ben de sordum kendi kendime ama ayarlaması zor, o resim olmasa karışmaya başlar. “MEVLUT’UN TEK İSTEĞİ ŞEHİRDE MUTLU OLMAK” ORAL: Ortaokul diplomasını aldığında “Türk olmanın dünyanın en güzel şeyi,” olduğunu düşünüyor Mevlut ve daha sonraki bölümlerde “Türk olmak yoksul olmaktan daha iyi bir duyguydu” diyor... PAMUK: O ikinci cümle şununla ilgili: O günlerde Mevlut hem ülkücülerle hem de Marksistlerle birlikte afişlemeye çıkıyor. Mevlut bu işte radikal biçimde takılacak bir adam değil ama şehirde var olma, çeşitli arkadaş gruplarıyla iyi geçinme, aynı anda ikisine de samimi bir biçimde inanma, mertliğe toz kondurmama gibi sebeplerle bunları yapıyor. C U M H U R İ Y E T K İ T A P S A Y I 1295 11 ARALIK 2014 n SAYFA 23

