Catalog
Publication
- Anneler Günü
- Atatürk Kitapları
- Babalar Günü
- Bilgisayar
- Bilim Teknik
- Cumhuriyet
- Cumhuriyet 19 Mayıs
- Cumhuriyet 23 Nisan
- Cumhuriyet Akademi
- Cumhuriyet Akdeniz
- Cumhuriyet Alışveriş
- Cumhuriyet Almanya
- Cumhuriyet Anadolu
- Cumhuriyet Ankara
- Cumhuriyet Büyük Taaruz
- Cumhuriyet Cumartesi
- Cumhuriyet Çevre
- Cumhuriyet Ege
- Cumhuriyet Eğitim
- Cumhuriyet Emlak
- Cumhuriyet Enerji
- Cumhuriyet Festival
- Cumhuriyet Gezi
- Cumhuriyet Gurme
- Cumhuriyet Haftasonu
- Cumhuriyet İzmir
- Cumhuriyet Le Monde Diplomatique
- Cumhuriyet Marmara
- Cumhuriyet Okulöncesi alışveriş
- Cumhuriyet Oto
- Cumhuriyet Özel Ekler
- Cumhuriyet Pazar
- Cumhuriyet Sağlıklı Beslenme
- Cumhuriyet Sokak
- Cumhuriyet Spor
- Cumhuriyet Strateji
- Cumhuriyet Tarım
- Cumhuriyet Yılbaşı
- Çerçeve Eki
- Çocuk Kitap
- Dergi Eki
- Ekonomi Eki
- Eskişehir
- Evleniyoruz
- Güney Dogu
- Kitap Eki
- Özel Ekler
- Özel Okullar
- Sevgililer Günü
- Siyaset Eki
- Sürdürülebilir yaşam
- Turizm Eki
- Yerel Yönetimler
Years
Our Subscribers Can Login And Read Original Page
I Want To Register And Read The Whole Archive
I Want To Buy The Page
Nail Güreli’den “Gazeteciler Gazetecileri ve Kendilerini Anlatıyor” ‘Gazeteciliğin fıtratında muhalefet var!’ Nail Güreli imzalı “Gazeteciler Gazetecileri ve Kendi lerini Anlatıyor” okurla buluştu. Mesleğe başladığı 1952’den bu yana yaşananları çeşitli aralıklarla ele alan kitapta, Güreli’nin kalemi, deneyimi ve elli yılı aşkın birikimi anlatılanlara eşlik ediyor. İşten kovulan ların yazıları ve televizyon programları, sansür edilen gazetecilerin öyküsü ve onların etrafındaki tartışma ların da aktarıldığı çalışmada, Nadir Nadi’den İlhan Selçuk’a, Oktay Akbal’dan Doğan Hızlan’a ve Ertuğrul Özkök’e kadar seksen beş gazeteci meslektaşlarını ve kendilerini anlatıyor. Güreli’yle “Gazeteciler Gazeteci leri ve Kendilerini Anlatıyor” kitabını konuştuk. Fotoğraflar: Kaan SAĞANAK r Gamze AKDEMİR K itapta basının nasıl bir panoraması sunuyorsunuz? Benim gazetecilik yaşamımla koşut olan altmış yıllık bir panorama bu ama bir hayli farklı olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki şimdiye kadar bu tür yayınlarda çoğunlukla katı bir yaklaşımla sert bir dil kullanılageldi. Basında kavgalar türünde yayımlanan kitaplarda bunu görüyoruz. Dahası, kimilerinde hakarete varan ifadeler görülüyor. Bu kitapta ise hoşgörülü, sevecen bir yaklaşımla gazetecilerin, yazarların kendini ve başka gazetecilerle yazarlar hakkındaki tanımlamasını, düşüncesini yansıtmaya çalıştık. Özellikle sanat ve edebiyatta kıskançlığın yaratıcı bir güç olduğunu düşünüyorum. Zaten kıskançlık sevginin yaratıcı ve yaşatıcı bir gücü gibi geliyor bana. Elbet marazi sevgiden söz etmiyoruz. Kitap bir arşiv çalışmasına dayanıyor. Öteden beri bir arşiv merakım var. Gazeteciliğimin ilk yıllarında, çıraklık dönemimde hoş, şimdi de çırağa çıktık ya başımda kavak yellerinin estiği sıralarda, olayların derinine inmeyi, geleceğe bir şeyler bırakmayı düşünmezdim. Aldığım ödülleri de pek önemsemezdim ama şimdilerde hiç öyle değil. Ödülleri, furya haline gelenler, tecimsel amaçlılar dışında önemsiyorum. “BASINDA BANA DOKUNMAYAN ŞEYTAN BİN YAŞASIN ANLAYIŞI EGEMEN OLDU” Basının irtifa kaybı, etiğin sakata çıkması, korkunun hüküm sürmesi kitabınızda ortaya koyduğunuz, meslektaşlarımızda hüküm süren bir diğer hissiyat. Gazetecilerin başına gelenleri, meslekleri uğruna ödediği bedelleri ve örselenen medyanın hallerini de ortaya koyuyorsunuz. Basın ne yazık ki çok irtifa kaybetti. Basına askeri ve sivil müdahaleler, baskılar gerekli tepkiyi görmedi. Bana dokunmayan şeytan bin yaşasın anlayışı egemen oldu. Dayanışma bilinci nok yetineyim: “Bugün ise… Eğer ‘Bir nefes sanlığı günümüzde de sürüyor. Sizin de al’ diyorlarsa bana… Vardır bir bildikleri vurguladığınız gibi muhalif meslektaşla herhalde… Belki hepimizin topluca bir rımızdan bedel ödeyenlerin sayısı hiç de nefes almaya ihtiyacı vardır.” Pamir’in az değil. Oysa gazeteciliğin özünde, yeni son cümlesi: “Herkese şahane bir pazar moda olan sözcükle söylersek, fıtratında dilerim…” muhalefet var. Gazetecilerin başına gelenlerden birkaç örnek verecek olursak televizyonlardan kaldırılan programları “YAŞANANLARI ‘OLDUBİTTİ’ GİBİ KABUL EDENLER VAR” uygulanan örtülü sansürleri anımsatırız. Veda edenler veya kovularak veda et Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni tirilenlerin yazıları basının ve emekçile Ekrem Dumanlı, bu gazetede uzun yıllar rinin zorlu dönemeçlerini nasıl niteliyor? çalışan Tamer Korkmaz’ın işine son ve Mustafa Balbay ile Emin Çölaşan da rildiğini açıklayan yazısını şöyle bitiriyor: “vakti zamanında” program yaptığı te “Allah bundan sonra çalışacağı gazetede levizyondan (tırnak içinde söylüyorum) yardımcısı olsun, kalemine temiz ilhamlar kovulan gazetecilerden ikisi. Balbay bağışlasın.” Balçiçek Pamir’in “bu zorlu dönemeci” tanımlarken Habertürk gazetesinden ayrılış yeri geldikçe şöyle der: “Eskiden yazısı bu karanlık dönemin medyanın gücü vardı, şimdi güç niteliğini bir kadın, bir anne lerin medyası var.” Çölaşan da duyarlılığı ile dile getiriyor. 3 köşe yazılarını sürdürdüğü Sözcü Mart 2013 tarihli “Bana Biraz gazetesinde, her zamanki keskin Müsaade” başlıklı yazısı ibret kalemiyle eleştirilerini sürdürüyor. verici tabloyu yansıtıyor. Kitap Veda edenler veya kovularak veda tan birkaç cümle aktarmakla ettirilenlerin yazıları ne yazık ki yaşananları “oldubitti” gibi kabul lendiği izlenimini veriyor. Gazeteciler, gazetecileri an latırken neye dikkat etmiş, neyi gözetmiş? Kitaptaki alıntılarda, gazeteci ler gazetecileri anlatırken birbirle rini kırmamaya, incitmemeye özen göstermiş. Elbet bunun da istis naları var. Örneğin Fehmi Koru ile Ahmet Hakan’ın yazıları ilginç. Ahmet Altan’ın Taraf gazetesinin kuruluşunu ve oradan ayrılışını anlatması belgesel nitelikte. Ede biyatçı kimliği önde gelen Oya Baydar, Taraf gazetesinden ayrılı şını anlatan “Pavyondaki Namuslu Kadının Vedası” başlıklı yazısın da: “Şimdi Taraf’ta neler oluyor? Hemen söyleyeyim; bilmiyorum. Gazetenin patronundan başka da bilen olduğunu düşünmüyorum” diyor. Basın ve sanat kültür dün Nail Güreli kitabında gazetecilerin başına gelenleri, meslekleri uğruna ödedikleri bedelleri ve örselenen medyanın hallerini ortaya koyuyor. yasının ünlü adı Doğan Hızlan, Hürriyet gazetesinde 30 Mart 2014 günkü yazısında kendini anlatırken yazdıklarından bazı cümleler aktaralım: “Ben kendi başıma yemek yemeyi sevmem. Yalnız sofralar görmek istemem ama görkemli sofraların da adamı değilim. Çünkü kimin ne konuştuğu belli değildir, sesiniz kimseye ulaşmaz. Benim çok sevgili bir arkadaşımın uyarısını daima dikkate alırım. ‘On kişiyi geçen masalarda oturmayın. Ne siz rahatsız olun ne de kimseyi rahatsız edin’ (…) Masasız, sofrasız, ayaküstü yemek yemek bana göre değil” (…) Akşam işten çıkıp bir tiyatroya gideceksem Konyalı’da yerdim yemeğimi. Yeni adıyla Ankara Caddesi’nden aşağıya inerken solda içkili İstanbul Lokantası vardı. O zamanlar, gazetelerde yemek servisi olmadığı için öğlen buluşmalarına vesile olurdu.(…) Elbet o zamanlar daktilolarla yazıyorduk, bilgisayarlar yeni yeni gelmişti ama bilgisayara tam geçiş hep erteleniyordu. Belki de yeniliğe karşı bir korkuydu bu. En sonunda Ateks marka bilgisayarlarla çalışmaya başladık. Çünkü yönetim bir gecede bütün daktiloları toplamıştı. Ertesi sabah geldiğinde kimsenin başka seçeneği yoktu. Ana binada çalışmaya başladığımda, bütün mekanizmayı daha yakından tanımıştım. Hürriyet’in bir özelliği var, içinde çalışırken sıradan bir basın kuruluşu zannedersiniz, dışarıya çıktığınızda, onun görkemini, etkisini, yaygınlığını fark edersiniz.” “KİTABIN BÜYÜK BÖLÜMÜ ALTMIŞ YILLIK ARŞİVİME DAYANIYOR” Kitapta yer alanların büyük bölümünü ilk kez duyuyoruz. Nasıl ulaştınız bu bilgilere ve birkaç örneği burada da paylaşır mısınız? Kitapta yer alanların büyük bölümü benim altmış yıllık arşivime dayanıyor. Arşivimin tamamı birkaç dönem ders verdiğim Maltepe Üniversitesi’ndeki Nail Güreli Kitaplığı’nda yer alıyor. Gazetelerde dergilerde yayımlanan haber ve yazıları tarayarak kestiğim kupürlerden yararlanıyordum. Onlara ek olarak yaptığım güncel gazetecilik çalışmalarında özel bilgiler topluyordum. Örneğin, 1950’lerin başında İzmit Körfezi’nde yolcularının çoğu öğrenci olan “Üsküdar” vapuru batmış, yüzlerce öğrenci ölmüştü. Yönetim kazayı fırtınaya bağlıyor, bazı denizciler ise gemiye istiab haddinden fazla yolcu alındığını öne sürüyordu. Ölü sayısına ilişkin rakamlar ilk günlerde farklıydı. Gerçeğe yakın sayıyı bulmak için şöyle yaptım: Körfezdeki bütün mezarlıkları dolaşıp yeni cenaze gömüldüğü belli olan taze topraklı mezarları saydım. Tam sayıları anımsamıyorum ama o zaman bir hayli ses getirmişti. n gamzeakdemir@cumhuriyet.com.tr Gazeteciler Gazetecileri ve Kendilerini Anlatıyor/ Nail Güreli/ Ozan Yayıncılık/ 146 s. SAYFA 20 n 11 ARALIK 2014 C U M H U R İ Y E T K İ T A P S A Y I 1295

