Catalog
Publication
- Anneler Günü
- Atatürk Kitapları
- Babalar Günü
- Bilgisayar
- Bilim Teknik
- Cumhuriyet
- Cumhuriyet 19 Mayıs
- Cumhuriyet 23 Nisan
- Cumhuriyet Akademi
- Cumhuriyet Akdeniz
- Cumhuriyet Alışveriş
- Cumhuriyet Almanya
- Cumhuriyet Anadolu
- Cumhuriyet Ankara
- Cumhuriyet Büyük Taaruz
- Cumhuriyet Cumartesi
- Cumhuriyet Çevre
- Cumhuriyet Ege
- Cumhuriyet Eğitim
- Cumhuriyet Emlak
- Cumhuriyet Enerji
- Cumhuriyet Festival
- Cumhuriyet Gezi
- Cumhuriyet Gurme
- Cumhuriyet Haftasonu
- Cumhuriyet İzmir
- Cumhuriyet Le Monde Diplomatique
- Cumhuriyet Marmara
- Cumhuriyet Okulöncesi alışveriş
- Cumhuriyet Oto
- Cumhuriyet Özel Ekler
- Cumhuriyet Pazar
- Cumhuriyet Sağlıklı Beslenme
- Cumhuriyet Sokak
- Cumhuriyet Spor
- Cumhuriyet Strateji
- Cumhuriyet Tarım
- Cumhuriyet Yılbaşı
- Çerçeve Eki
- Çocuk Kitap
- Dergi Eki
- Ekonomi Eki
- Eskişehir
- Evleniyoruz
- Güney Dogu
- Kitap Eki
- Özel Ekler
- Özel Okullar
- Sevgililer Günü
- Siyaset Eki
- Sürdürülebilir yaşam
- Turizm Eki
- Yerel Yönetimler
Years
Our Subscribers Can Login And Read Original Page
I Want To Register And Read The Whole Archive
I Want To Buy The Page
Zehra İpşiroğlu’ndan “Kadınların Gözüyle, Yazmak ve Yaşamak” ‘Ateşle oynamak’tan korkmayan kadınlar “Kadınların Gözüyle, Yazmak ve Yaşamak” kitabında yer alan yazarlarımızın anlatıları kadın bakış açısını yansıtıyor. r Tülin TANKUT C umhuriyet Kitapları’ndan çıkan Kadınların Gözüyle, Yazmak ve Yaşamak adlı imece kitap farklı kuşaklardan, kırk yaş üstü on iki kadın yazarımızın toplumsal cinsiyet olgusunu kendi yaşamları üzerinden sorguladıkları metinlerden oluşuyor. Yazarlarımız bugüne değin yaşadıkları, yakından tanık oldukları açık ya da gizlenmiş olan baskı ve şiddeti yüreklilikle görünür hale getiriyorlar. Asıl önemlisi baba, erkek kardeş, sevgili, eş, oğul, arkadaş vb. yakınları olan erkeklerin baskısıyla yüzleşmeyi göze alabiliyorlar. Kitabı yayına hazırlayan, aynı zamanda on iki yazar arasında yer alan Zehra İpşiroğlu’nun sunuşta da belirttiği gibi, “otobiyografik yazmak” riskleri içeriyor. Bilindiği gibi, toplumsal kimliklerin nötr görünümünü sorgulayıp toplumsal cinsiyet kimliğini ortaya çıkaranlar feministlerdir. Cinsiyetinden ötürü kadına yönelik baskı, en çok özel yaşamın mahrem olarak nitelenen alanlarında gerçekleşmektedir. “Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışının kabul gördüğü ve şiddetin meşruluk kazanmış olduğu bizimki gibi toplumlarda ise, mahremiyetin korunmamasının yol açacağı toplumsal tepkinin boyutlarının nereye varacağı belli değildir. Peki, toplumsal cinsiyet rolünü içselleştirmiş çoğunluğun içinden “ateşle oynamak”tan korkmayan bu kadınlar nasıl çıkabilmişlerdir? ÇOCUKLUK DÖNEMİ Kadının özgürleşmek istemesi için yaşamında özgürlüğün tadını tatmış olması gerekir. Onlar da cinsiyet ayrımcılığının gevşek olduğu erken çocukluk döneminde özgürlüğü tadarlar. Sözgelimi kız ve erkek çocukların aynı oyunları oynamaları doğal karşılandığından evcilik oyunu yerine top oynarlar. İlk bakışta dikkat çeken ortak özellikleri daha çocukken kendini, başkalarını, dünyayı, evreni tanıma, anlama merakı, tutkusu; kitap okuma ve öğrenmeden alınan hazdır. Ancak ergenlik döneminde cinsler arası ayrım keskinleşir. Her iki cinsten, cinsiyet kimliklerinin gerektirdiği davranış biçimlerini yerine getirmeleri beklenir. Kız çocuk, kadınların yaşamında çevrenin belirleyici rolü olduğunu fark eder. Güzel çirkin, iffetli iffetsiz, evlenilecek eğlenilecek gibi yaftalar, kadının toplum karşısındaki tutum ve davranışlarını etkilemektedir. Giyim kuşam, davranışlar, cinsel ahlak normlarına uygun olmalıdır. Erkeğe sınırsız hareket özgürlüğü tanınmışken kızlarda bedenin duruşu, toplumsal kodlarla düzenlenmiş, hareketler kısıtlanmıştır. Kız çocuk bunu , yazarlarımızın yakındığı gibi, – etek örtme, otururken bacakları birleştirme vb. kü çük yaşlarda öğrenir ve yetişkinlikte, kendi bedenine söz konusu kodların merceğin den bakmaya başlar. Ergenlikte bedenini tanıması da engellendiğinden bedenindeki değişikliklerden korkar. Beden bilgisi eksikliğinin yarattığı yanılgılar aybaşı kanaması gibi hemen tüm yazarlarımızı etkilemiş görünmektedir. Yaşadıkları ve tanıklık ettikleri sarsıcı, şoke edici olaylar dan belleklerinde kalanları gözler önüne sererler. Kadınların cinsiyetini gizleyecek giyim tarzına yönelişi, ergenlik çağında başlamakta, eğitim süresince, yöneticile rinin de denetimiyle süreklilik kazanmak tadır. Yazarlarımızın bazılarının “erkek Fatma” oluşları da, erkekliğe özenmekten değil, yaşadıkları somut olaylardan, er keklerin toplum içindeki ayrıcalıklarını fark etmeleri yüzündendir. Bazılarının aileleri toplumsal cinsiyet karşısında o döneme göre ile rici sayılabilecek bir yaklaşım içindedir. Kızlarına güvenir ler. Ancak mahalle baskısı her konuda Ayşe Kilimci kızına destek veren babaları bile hizaya getirebilmektedir. Baba cinsel rolünün ötesine geçemeyece ği sınırları tanımak zorundadır! Bazı yazarlarımızın anılarında kız çocuğuna Müge İplikçi baskı uygulayan akrabalar da ağırlıklı bir yer tutmaktadır. Özellikle kırsal kesimde, kentlerin göç alan bölgelerin de, çekirdek aileye geçişle birlikte sönümlenmesi gereken Mine Söğüt akrabalık ilişkileri, yurtdışında bile kızları rahat bırakmamaktadır. Yaşanan örnek lerde halkımızın İslamiyet ile şekillenmiş ortak değerlerinin bu ilişkilere damgasını vurduğu görülmektedir. İslami ahlak ve değerler sistemi, kadınerkek ilişkilerini, fıtratlarına göre belirlediğinden kadının ev içi emeği ve çocuk bakımı onun “doğal” işlevi sayılır. Bunun karşılığında erkek de eşinin bakımını üstlenir. Cinsiyetçi rol dağılımı nedeniyle hemen her toplumda, “erkeksi kadın” ve “kadınsı erkek” isten mez. Kentli yazarlarımız ise ailerinden din baskısı görmemişlerdir. Kuşkusuz kentte yaşam koşulları görece daha iyidir. Birey kentin sunduğu çok çeşitli olanaklardan yararlanabilme şansına sahiptir. Kuşkusuz yazarlarımızın o yaşlarda cinsiyetçi davranışlar karşısındaki tutumları farklıdır. Bazısı derinden etkilenir, bazısı tehlikeyi göze alıp bildiğini okumayı sürdürür. Ama ergenliği kolay atlatanlar azınlıkta kalırken kızlara “eteğini ört” uyarısı yapanların, oğlan çocukların çıplak fotoğraflarını gururla sergilemeleri, erkekliğin simgesi sünnet törenleri düzenlemeleri çoğunun içinde yer etmiştir. Başına buyruk ya da uzlaşmacı, hemen tümünün düşü, aile ortamından bir an önce kurtulmak, kendi seçimini yapabileceği güce ulaşmaktır. Geçici bir süre için aileye bağımlılığı azaltmaların yollarını ararlar. Bazısı hem çalışır, hem eğitimini sürdürür. KADINLIK BİLİNCİ KAZANMAK Yaşamın akışı içinde olgunlaşıp gelişir ler. Evliliğin kadının yazgısı olmadığını kavrarlar. Onlar için kadının eğitimi ve ekonomik bağım sızlığı vazgeçil mez önemdedir. Kendi ayakları üzerinde durmayı başarırlar. Ancak kadının ekonomik bağımsızlığını ka zanması özgürlü ğüne kavuşmasına Ayşe Sarısayın yetmemektedir. Erkeklerin yö nettiği kurumlara onlarla rekabeti göze alarak girdik lerinden, iş dün yasından edebiyat dünyasına, med yaya kadar tümüy le kadın olarak mücadele ederler. Bazıları çevre Zeynep Oral baskısı karşısında evlenmek zorunda kalır. Ama eşinin de çabasıyla kadın ve erkeğin cinsel kalıpları yıkarak birlikte yaşayabileceğini kanıtlar. Evlilik kurumu, cinsel rollerin yeniden üretildiği bir alan olduğundan, bazılarınca “nikâhsız” birlik telik evlilik kurumuna bir alternatif olarak denenir. Aralarında kariyer ve evlilikço cuk arasında seçim yapmaya zorlananlar vardır. Çocuk yetiştirme konusunda aileler yazgılarıyla baş başa bırakılmış, devletin yükümlülükleri onların üzerine yıkılmıştır. İş yaşamı ve anneliği suçluluk duyguları içinde yürütmeye çalışırlar. İçlerinden pek azı, yaşamdan beklentileri giderek arttığından anne olmayı düşünme mektedir. Bazısı için Almanya’da yaşam, yalnız yaşayan kadınlar için görece daha rahat görünmektedir. Yazarlarımızın hak ve özgürlüklerinin farkına varıp kadınlık bilinci kazanmaları, güçlükler karşısındaki dirençlerini artırmıştır. Geçmişin travma yaratmış olan yaşantıları da artık dönüştürülmüş olarak hatırlandığından eskisi kadar acı vermemektedir. Dönemin sorunlarını yaşarken bir yandan da olanaklarından yararlanırlar. Çok yönlü okuma, çağdaş dünya ile iletişim kurma, seyahat v.b. etkinliklerle kendilerini yenileyip birikimlerini çoğaltırlar. Bilgi onları güçlü kılmakta; toplumda kendini etkin bir varlık olarak ortaya koyma, karar alışa ve eyleme zorlamaktadır. Güçlerini kadın dayanışmasından almaktadırlar. Dayanışma için empati kurma, iletişime açık olma gibi özellikleri önemsemekle birlikte kadınlar arası dostluğu ülküselleştirme yanlışına düşmezler. Erkeklerle işbirliğini yeğleyenler, istediklerini kadınlığını kullanarak elde edenler vb. onları şaşırtmaz; çünkü toplum kadınları dayanışmaya değil, rekabete koşullandırır. Dayanışmanın kalıcı olabilmesi için ise ortak sorunların kadınları zorlaması gerekir. Görünen o ki onlar, cinsiyet ayrımcılığı gibi din, mezhep, etnik köken, cinsel yönelim v.b. ayrımcılığa, şoven milliyetçiliğe ve militarizme karşı duruşlarıyla da toplum için örnek oluşturuyorlar. Türkiye’nin ve dünyanın gündemine giren her konuyaçevre, nükleer santral, yasalarda değişiklik v.b. kadın bakış açısıyla yazarak; eylemlerle, tiyatro ve sanat aracılığıyla tepki veriyorlar. Kadın hareketlerini desteklemeyi savsaklamıyorlar. Kitap boyunca, fen bilimlerinden, erkeğin kadına bakışını yansıtan edebiyata, hukuka, toplumsallaşma üzerindeki etkisi nedeni ile popüler sinemaya, medyaya kadar erkek egemenliğinin var olduğu tüm alanlara eleştiri oklarını yöneltiyorlar. Toplumsal cinsiyet kavramını sarsmaya yönelik çabalarıyla cinsiyet rollerinin dönüşebilirliğini gözler önüne seriyorlar. Elde ettikleri özgürlükle yetinmeyip daha yapılacak çok şey iletisi veriyorlar. Son yirmiotuz yıldır kamusal alanda yok edilmeye çalışılan eleştirel ruha sahip çıkmaları, Türkiye’de hukukun tartışılır hale geldiği, hukuksal düzenlemelerin giderek içinden çıkılmaz bir hal aldığı günümüz koşullarında büyük bir önem kazanıyor. Bazı anlatılarda yasalardaki kadın üzerine olan maddelerin, cinsiyetçi yorum ve uygulamalarına dikkat çekiliyor. Cinsel suçların örtbas edilmeye çalışılması, ceza indirimleri, cezasız kalan suçlar v.b. örnekler verilerek üzerinde uzun uzun duruluyor. Yazarlarımızın yaş, sınıf, etnik köken, yetişme tarzı, eğitim durumu v.b. farklılıklarının belirlediği yaşantı ve deneyimler kişiye özgü olmakla birlikte anlatılar kadın bakış açısını yansıtıyor; erkek yazar ve düşünürlere atıf yapıldığında bile, dilin kullanımında erkek egemen kültürle aradaki mesafe korunuyor. Kuşkusuz, anlatılarda aktarılan belge niteliğindeki bilgi ve deneyim kadın araştırmaları açısından çok değerlidir. Ancak kitap, edebiyat tadı verse de baştan sona öykü, roman gibi okunmuyor. Zehra İpşiroğlu’nun kapsamlı, açıklayıcı, ufuk açıcı soruların yer aldığı sunuş yazısı, okumada bir yol gösterici olarak önemli bir rol oynuyor. Sonuç olarak, bu imece kitap, konuya ilgi duyan geniş bir okur kitlesine hitap ediyor, demek, kanımca yanlış olmaz. n Kadınların Gözüyle Yazmak ve Yaşamak/ Yayına Hazırlayan: Zehra İpşiroğlu/ Cumhuriyet Kitapları/ 336 s. C U M H U R İ Y E T K İ T A P S A Y I 1297 25 ARALIK 2014 n SAYFA 21

