Catalog
Publication
- Anneler Günü
- Atatürk Kitapları
- Babalar Günü
- Bilgisayar
- Bilim Teknik
- Cumhuriyet
- Cumhuriyet 19 Mayıs
- Cumhuriyet 23 Nisan
- Cumhuriyet Akademi
- Cumhuriyet Akdeniz
- Cumhuriyet Alışveriş
- Cumhuriyet Almanya
- Cumhuriyet Anadolu
- Cumhuriyet Ankara
- Cumhuriyet Büyük Taaruz
- Cumhuriyet Cumartesi
- Cumhuriyet Çevre
- Cumhuriyet Ege
- Cumhuriyet Eğitim
- Cumhuriyet Emlak
- Cumhuriyet Enerji
- Cumhuriyet Festival
- Cumhuriyet Gezi
- Cumhuriyet Gurme
- Cumhuriyet Haftasonu
- Cumhuriyet İzmir
- Cumhuriyet Le Monde Diplomatique
- Cumhuriyet Marmara
- Cumhuriyet Okulöncesi alışveriş
- Cumhuriyet Oto
- Cumhuriyet Özel Ekler
- Cumhuriyet Pazar
- Cumhuriyet Sağlıklı Beslenme
- Cumhuriyet Sokak
- Cumhuriyet Spor
- Cumhuriyet Strateji
- Cumhuriyet Tarım
- Cumhuriyet Yılbaşı
- Çerçeve Eki
- Çocuk Kitap
- Dergi Eki
- Ekonomi Eki
- Eskişehir
- Evleniyoruz
- Güney Dogu
- Kitap Eki
- Özel Ekler
- Özel Okullar
- Sevgililer Günü
- Siyaset Eki
- Sürdürülebilir yaşam
- Turizm Eki
- Yerel Yönetimler
Years
Our Subscribers Can Login And Read Original Page
I Want To Register And Read The Whole Archive
I Want To Buy The Page
den verelim: Köy çetin bir kış geçirmektedir. Ortalık dizboyu kardır. Baba, üç arkadaşıyla eve gelir. Hepsinin başları, bıyıkları bembeyazdır. Öykü kişilerinin, yazarın esprili, sözcük oyunlu dilinin tadına varmak için öyküden şu bölümü aktarmamız gerekecek: Anam sordu: “Hâlâ yağıyor mu?” “Hem de nasıl!?” Yeniden sordu: “Nasıl?” “Lapa lapa...” “Öyleyse size lapa pişireyim!” deyip kalktı, koca tencereyi ocağa koydu. “Çabuk ol biraz!” dedi babam. “Arkadaşlar aç!” Anam ateşin göğsünü süngüledi: “Şimdi pişer, bekleyin!” Lapa hazırlanmıştır. Babanın sabırla bekleyen arkadaşları tabaktan kaşıklarını doldurarak ağızlarına atarlar. Yemeyen, ocaktan yeni alınmış lapanın ağzı nasıl yaktığını bilemez. Adamlar, “Ama, of! O kadar sıcaktı ki! Of of ederler. Hepsinin dili damağı yanar. Öyle ki, adamlardan birinin ağzı öyle yanmıştır ki, başını yukarıya dikip tavanda, “mertek” denen ağaçları sayarken sorar. “Siz... bunları... hangi dağdan kesip getirdiniz?” Anam ocağın başında oturuyor, konukların lapaya saldırışına bakıyordu. Sözü yapıştırdı hemen: “Sabır Dağı’ndan...” Adamlar gülüştü. Babam da usulca ekledi: “İnsanlar çeşit çeşittir Elifçe; benim arkadaşlar da başka çeşit: Pişesiye kadar sabreder, soğuyasıya sabredemez! Ağızlarını böyle yakarlar...” “CAMIZ AVI” Öyküde her şey gözde canlandırılacak denli açık. Yazar, kıssa’dan çıkardığı hisseyi söylemeye gerek bile duymuyor, sözcük oyunlarıyla, özdeyişsi sözlerle yaratılan ince alayı okura bırakıyor. Kitaptaki “Camız Avı” öyküsünden söz edilmezse, aramızdan on beş yıl önce ayrılan Baykurt’un, günümüzün sorunlarını gerçekçi bir gözlemle yansıttığı anlaşılamaz. “Camız Avı”, klasik veriler göz önünde bulundurularak yazılmışsa da, kurgusal yapısıyla, içeriğiyle, olay örgüsüyle, duygu ve düşünce donanımıyla yaşanan dar dönemlere ışık tutan bir öyküdür. Sanatsal gelişim, tohumdan dal, daldan ağaç üreyişine benzer. Her çağda kendi gereksinimlerini karşılayacak düzenler kuran toplum, o düzeni ayakta tutacak önlemler de almıştır. Buradan “Camız Avı” öyküsüne geçersek, bu sürecin onda da geçerli olduğunu görürüz. Örneği Batı’dan verirsek Verona’da halk ağzında dolaşan bir “Romeo ve Juliet” öyküsü dillerde dolaşmaktadır. İtalya’da hiçbir yazar bu konuyla ilgilenmezken William Shakespeare bu öyküden bugün bile çok kişide hayranlık uyandıran Romeo ve Juliet oyununu yazmıştır. Öylesine yaşayan bir öyküdür ki bu, birkaç yıl önce topraktan çıkarılan birbirine yapışık iskeletler basına Romeo ile Juliet diye tanıtılmıştır. Shakespeare’in Hamlet’i de ilk Hamlet değildir, Goethe’nin Faust’u da öyle. Bu örneklerde olduğu gibi Nasrettin Hoca da, çağın gereklerine göre çeşitli kisvelere büründürülmüştür. Fakir Baykurt, “Camız Avı” öyküsünde Nasrettin Hoca’yı bilinen yönüyle almıyor, yorum konusu yapıyor. Baykurt kitaba yazdığı önsözde, “bu dizide ben ‘halk öyküsü’ değil, halk içinden bulup seçtiğim öyküleri yazıyorum”, diyerek, bu öykülerin uyarıcı bir yararı olduğunu savunuyor. “Camız Avı”nda bu çok belirgin. Nasrettin Hoca, kırçıl sakalını aşağı salmış, köylülerin kendisine bir bahçe ayırdığı, bu bahçeyi belleyerek orada biber, patlıcanlar yetiştiren, vakit gelince ezan okuyup namaz kıldırarak hocalık görevini yerine getiren bir kişi olarak tanıtılıyor. AKŞEHİR KADISI Olay, Hoca’nın bir yakınıyla ava çıkışıyla başlar. Nasrettin Hoca’nın eline şahin diye verilen “kara tüylü, üzgün bakışlı saksağan” av diye komşu köyde bir camızın üstüne konar. Hoca, camıza sahip çıkmakla kalmaz, sahiplerinin gözü önünde onu önüne katıp evine getirir. Camızın sahibi kadıya başvurur. Hoca, kadıyı tanır. Duruşmaya bir gün önceden gider. İlk işi Kadı Efendi’yi görmek oldu. Ona “Kafanı işlet medrese arkadaşım!” dedi. “Çayır kokulu yoğurtları, mis kokulu kaymakları çömlek çömlek taşırım sana! Taşımaya öbürleri de taşır belki, ama bilirsin eşim temizdir. Getireceğim yoğurtlar, kaymaklar köylülerin getireceğine benzemez! Kafanı işlet beni haklı çıkar!” Kadı, kara kaplı kitaba bakarak avı “mübah” bularak Hoca’yı haklı çıkarır. Camızın sahibi, yol boyu “çivisi çıkmış dünyanın, Nasrettin Hoca’nın, Akşehir kadısının, hatta bütün hocaların, kadıların gelmişine geçmişine söverek” köyüne döner. Nasrettin Hoca, sonunda hocalığını gösterir. Süt bakracını, küreği alır, ahıra girer. Camızın sabah çıkardığı deve ayağından büyük mayıs topaklarını bakraçlara koyar. Eve gelir, kaymakları bakracın dolmayan yerlerine yerleştirip Akşehir’in yolunu tutar. “Afiyetle yiyin,” diyerek, bakracı Kadı Efendi’nin evine bırakır, yine köyüne döner. Birkaç gün sonra, “Çabuk gelsin, yanıt versin: Bu nasıl iş! Düpedüz bize mayıs mı yediriyor bize?” diye kadı onu Akşehir’e çağırır. Nasrettin Hoca gitmez, sandığını açar, kâğıt, divit çıkarıp kadıya yazar: “Sayın Medrese Arkadaşım Kadı Efendi Hazretleri’ne! Ben yüksek zatına mayıs filan yedirmiyorum. Onu sen altı gün önce yargı postunda otururken yedin! Boş yere beni suçlama; gelmiyorum vesselam!” Oradan komşu köye gelir, “Akşehir kadısına bir öğrence göstermem gerekiyordu. Seni üzdüm, kusura bakma!” diyerek camızı gerçek sahibine teslim eder. Fakir Baykurt, kılıç gibi keskin diliyle, insanımızı ezenleri maskaraya çevirmiştir. Bu dünyadan sevgisel sorumluluğun bilincine ererek, toplumsal eleştiride ödün vermez bir eylemci olarak ayrıldı. Göçüp gittiğinde ne bu hükümet vardı, ne kumpas, ne güdümlü yargıç takımı, ne balyoz olayları... Oysa öyküsünde anlattıkları günümüzün adaletsiz olaylarıyla tıpatıp çakışıyor. Sabır Dağı’nı bu gözle okuyanlar, Fakir Baykurt’un yokluğuyla edebiyatımızın nasıl bir boşluğa yuvarlandığını daha iyi anlayacaklardır. n Sabır Dağı/ Fakir Baykurt/ Literatür Yayınları/ 190 s. C U M H U R İ Y E T K İ T A P S A Y I 1297 25 ARALIK 2014 n SAYFA 15

