04 Eylül 2026 Cuma Türkçe Subscribe Login

Catalog

lukları yıkabilecek güçtedir” diyen Nobelli yazarın kitaplarla ilişkisine, kitap evrenine gelince... Dickens, Kipling, Shaw, Wells, Wilde, Carlyle, Ruskin, Renan’ı tekrar tekrar okur. Ann Bridge’i ve sevgisi daim Virginia Woolf’u adeta hatmeder. Stapledon’un Last and First Men’ini, Beverly Nichols, Aldous Huxley, Sholokov, Priestley ve Dornford Yates’in eserleriyle birlikte okur. Ruslar ise dağarına gökgürültüsü gibi düşer; Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Turgenyev, Bunin. Sonra Proust, Mann: “Müttefikim ve bulundukları yerde çakılıp kalan insanların yazarı” dediği Stendhal... Kendini bildi bileli hayal kurmasına yardım etsin diye de okur. Onu sarsarak uyandıran ise, kendisine “Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir düşünceler dünyası vardı ve ben cahildim” dedirten H.G. Wells’in, The Shape of Things To Come kitabı olur. D.H. Lawrence’ı da derinlemesine okur. HAYATININ EN NEVROTİK HAREKETİ: KOMÜNİZM! Frank ve çocukları terk ettiği dönemde Almanya’nın Polonya’yı işgal edişiyle öfke, korku ve şaşkınlık duygusu şiddetlenen Doris Lessing artık komünisttir! Dönemin ruhu, zeitgest onu komünist kılar! Komünizmi bir yol hikâyesi olarak hayli eleştirel ve özeleştirel olarak uzun uzun yazıyor Lessing, bir eski tüfek yoldaşlarının deyişiyle “izne çıkmış ölü” olarak. Komünist Parti’ye katılmaya karar verişini hayatının en nevrotik hareketi olarak niteleyen Lessing’in çok sonraları söyleyecekleri de komünizme dair yıllar içinde geldiği noktayı gayet net ortaya koyar: “O zaman çok toydum. Pişmemiştim... Gelişmemiştim... Olgunlaşmamıştım... Şunu bilin. Pişmemiştim. Aslında biz, üstümüze düşen rolümüzü oynuyorduk. Oyun, Fransız Devrimi ve Rus Devrimi tarafından yazılmıştı ve biz repliklere ses veren kuklalardık. İşçi sınıfı veya siyahiler ya da zarar görmüş insanlar iktidara geldiği zaman, sadece en temiz ve en önyargısız ideallerle hareket edeceklerinden emindik. İnandığımız onca saçma şey arasında bu herhalde en kötüsüydü. Bu süreçten geçen epeyce insan tanıdım. Önce sadık komünist olunuyor, sonra Arthur Koestler tarafından “bozuk paraların cebinizden teker teker düşmesi gibi” (paraların fikirlerle özdeşleştirilmesi çok ilginç) çeşitli derecelerde kuşku yaşanıyor, sonra üzüntü veya depresyon, en sonunda da inanç kaybı. Çoğu insan komünizmden, partiden ağır ağır uzaklaştı. Bu durum bazı insanlara acı vermedi; bana da vermedi. Komünizme hiçbir zaman bütün benliğimle bağlanmamıştım. Besbelli bir çeşit toplu cinnetti, toplu çıldırmaydı. İnanç: İşte kelime bu. Bu dini bir kafa yapısıydı. Bize Hıristiyanlığın ruhsal çerçevesi miras kalmıştı. Cehennem: Kapitalizm; her şeyiyle kötü. Kurtarıcı Lenin, Stalin, Mao; her şeyiyle iyi. Temizlenme: Yumurta kırmadan omlet yapamazsınız tanklar, toplama kampları ve diğer her şey. Sonra cennet ... Sonra mutluluk... Sonra ütopya. Ancak ben Doris Lessing, Nobel Edebiyat Ödülü’nü 11 Ekim 2007’de kazandı. İsveç Bilim Akademisi ödülle ilgili açıklamasında Lessing’den “Parçalanmış bir uygarlığı şüphecilik, tutku ve hayal gücüyle ele alan, kadın hareketini destansı bir dille anlatan yazar” olarak söz etti. hiç de gerçekten inançlı biri değildim.” TEK YOL PROLETER EDEBİYAT! Devrime inanmayan hemen herkesi küçümsüyorlardı. O kadar ki devrime inanmak ahlaki olarak üstünlüktü ve inanmayanlar, en azından korkaktı. Sosyalizme inanmayan insanlar iyi niyetli değildi. İnsanların duyguları veya dürtüleriyle ilgilenmek Freudculuk ve gericilikti ve yalnızca proleter edebiyat doğruydu. Lessing’in önemli bir tespiti de partinin yoldaşlarının doğasını ıskalamaktaki maharetine dair: “Bize sadece Mayakovski’ye ve Gorki’ye, sadece proleter geçmişi olan yazarlara hayran olmamızı tavsiye ediliyordu ama sorun şuydu ki, edebiyatın oluşturduğu ve manevi annebabalarını aforoz etmeye hazır olmayan insanlardan bahsediyorlardı. Şimdi küçümsememiz söylenen yazarları beğendiğimizi itiraf etmek için kullandığımız yöntemleri çok takdir ediyorum. Lawrence? Şey, o bir madencinin oğluydu, değil mi? Eliot? Burjuvazinin çöküşünü tarif ediyordu. Yeats? İrlandalıydı, halkı baskı altındaydı. Virginia Woolf? O bir kadındı. Orwell? O dönemde partinin hakaretlerine uğruyordu çünkü İspanya hakkındaki gerçekleri anlatmıştı. İşin kötüsü, bazılarımız ona hayrandık. Bunu nasıl aştık? Unuttum. Ama zahmet etmeyin, politik doğruculuk Marksist diyalektiğin ürünü, düşünce tarzını göstermektedir.” Soğuk Savaş döneminde aniden istenmeyen insanlar haline gelirler. Birdenbire eski arkadaşlar ve tanıdıklar karşılaşınca yollarını değiştirmeye başlar. O dönemlerde yayımlanan, Kravçenko’nun yazdığı, Sovyetler Birliği’ni tiranlık olarak niteleyen ve ezberlerini hayli bozan Hürriyeti Seçtim kitabıyla beyninin tersyüz edildiğini, ters köşe olduğunu hisseder Lessing. Bu minvalde partide gelişen anlaşmazlıklar öyle ileri boyuta ulaşır ki çizgiyi, adeta deprem anında sismografta oluşan zikzaklara benzetir Lessing. 1954’e gelindiğinde artık komünist değildir ama 1956’da partiyi hâlâ ıslah edilebilecek ve Sovyetlerin zararlı etkilerinden kurtarılabilecek bir şey olarak görür. Görüşlerinin haritası çıkarılacak olsaydı, daha çok bir Troçkist olarak tanımlanması gerekirdi ve kuşkusuz herhangi bir komünist ülkede, düşündüklerinin yüzde birini söylese anında vurulurdu: “İnsanın bağlı kalabileceği herhangi bir felsefenin olmadığı bir zamanda yaşıyo ruz. Marksizm artık felsefe değil, ülkeden ülkeye değişen bir yönetim sistemi. Ki bu iyi bir şey. Elli yıldan uzun süre dayanan bir felsefe kötü olmalı, çünkü her şey çok hızlı değişiyor. Ben bir sosyalist olduğumu biliyorum ve zamanı geldiğinde devrim yapılması gerektiğine inanıyorum.” Partiden tam anlamıyla 1960’ların başında kopar. Yazarlığı onu özgür kılmıştır. KÖTÜNÜN BETERE KARŞI SAVAŞI! 1940’larda milyonlarca insanın kasten, sistematik bir şekilde öldürülmesi, sistematik işkence, gaz odaları, toplama kampları, soykırım, etnik temizlik sürüp giderken Lessing’in ve yoldaşlarının zihnindeki dünya haritası masumdu. Onlara göre bu, kötünün betere karşı savaşıdır. Bu dönemde Avrupa’daki Yahudilere neler olduğunu anlamaya başlamaları ise çok uzun sürmez. 1943’te Güney Rodezya vatandaşı, Yahudi Gottfried Lessing’le evlenir. Bir oğulları olur. Türkü Söylüyor Otlar’ı, bazı kısa hikâyeleri ve şiirleri bu dönemde yazar. 19471948’i hayatının en kötü dönemi olarak anan Lessing, hiç durmadan okur. Bitmez görünen o karanlığın kurbanlarına Going Home’da değinir. Şiirlere gömülür, Eliot veya Yeats’ten dizelerle yaşar. Proust’un evreniyle çevreler zihnini. 1948’te boşanır. Bir süre yoksul bir hayat sürer ancak Londra’ya gittikten on yıl sonra ortalama bir işçinin aldığı maaş kadar para kazanabilir. Açık ve basit bir dille Martha Quest’i yazar. İlerleyen süreçte casusluk yaptıkları için elektrikli sandalyede idam edilecek olan Rosenberg’ler için bir dilekçe düzenler. Yoldaşlarının aksine suçlu olduklarını düşünse de küçük çocukları olduğu için idamlarına karşıdır. Hayatının en ciddi ilişkisi olarak gördüğü Jack’le birlikte Güney Almanya yolculuğunu The Eye of God in Paradise’ta anlatır Lessing. Morali bozuk, kızgın Almanlar yazdıklarına tepki gösterir. Oysa hikâyenin ana teması Almanya değil, Avrupa’dır. Bu, yazarın çelişkilerle dolu bir dönemidir. Düşünür, tartar; Birinci Dünya Savaşı’yla büyütülmüş, Hitler Almanyası’ndan kaçan bir sığınmacıyla evlenmiştir. Hitler’le Nazilerin, Versailles Antlaşması’nın doğrudan sonucu olduğuna ve Almanya akıllı bir fedakârlıkla yönetilseydi, Fransa daha ilk zamanlarında Hitler’e karşı çıkma cesa retinde bulunabilseydi İkinci Dünya Savaşı’nın önlenebileceğine inanmıştır. Herkesin komünist olduğu heyecanlı dönemin bir perspektife oturtulmasını sağlayan, her türlü grup davranışlarının aşırılıklarını ve dinamiklerini detaylandırdığı A Ripple From the Storm’un yeri de ayrı yazar için. “HİTLER’İN BENZERİ GELECEK, HEP BÖYLE OLUR!” Doris Lessing için önemli olan geçmişte kalan bu politik tutkulardan onlardan ders almak. Uyarısı ise satırı satırına şöyle: “İnanılması bugün bile güç ve affedilmez gerçek şu ki en toplumsal düşünüşlü, gelecekten umutlu, fedakâr kimseler bile kabul etmeyerek veya açıkça bildirmeyerek komünist dünyada işlenen suçlara ortak oldular. Tüm dünyada on değil, yüz değil, bin değil, binler, milyonlar ve bu tavır, Sovyetler Birliği’ni, yuvayı eleştirme gönülsüzlüğü, bugün de Hitler’in zamanımızın tek suçlusu yerine konmasıyla sürüyor, hem Hitler Stalin’e hayrandı, muhtemelen bu büyük örneğin yanında kendini çocuk gibi görüyordu, hâlâ solcuların zihinlerinde nazik bir yerde. İlginç olan niçin böyle olduğu. Oysa bu durumun bir benzeri, hiç kuşkusuz, başka bir bağlamda, başka bir tarihte gene gelecek. Hep böyle olur. Bir dahaki sefere farkına varacak ve insanlık olarak daha iyisini yapacak mıyız?” The Fifth Child’a hayal kırıklığı ve öfke ürünü bir yapıt olarak nitelenebilir bu noktada. Kitap Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgali hakkında olmasa da yazılışının ardında enerji tam da budur. The Summer Before the Dark (Karanlıktan Önceki Yaz) romanının yazıldığı dönemde, 1971 ve 1972 yıllarında, altmışlı yıllardan kalan bir teze de işaret ediyor Lessing. Buna göre, delirmek, Aydınlanmada son noktaya ulaşmak anlamına gelir. Gördüğü çok sayıda delilikten pay biçerek bu teze hiç inanmasa da yeniden şekillendirilmeye hazır olduğu bir kırılma döneminde yüksek baskı altında yazdığı, en iyi romanı olarak görülen Altın Defter’le bir katkıda bulunmuş olabileceğini imliyor ki Altın Defter’i yazmak Lessing’in düşünce tarzını değiştirir. Başladığında, komünizmi kapı dışarı etmiştir ancak komünizmin zihinsel kalıpları aynen kalmıştır. Bitirdiğinde ise hiç de öyle değildir. Aynı bu otobiyografiyi yazmaya başladığı zamanki Doris Lessing ile bitirdikten sonraki Doris Lessing’in olduğu gibi. n gamzeakdemir@cumhuriyet.com.tr Anılar/ Doris Lessing/ Çeviren: Dilek Berilgen Cenkciler/ Kırmızı Kedi Yayınevi/ 852 s. C U M H U R İ Y E T K İ T A P S A Y I 1296 18 ARALIK 2014 n SAYFA 15
Subscribe Login
Home Subscription Packages Publications Help Contact Türkçe
x
Find from the following publications
Select all
|
Clear all
Find articles published in the following date range
Find articles containing words via the following methods
and and
and and
Clear